20 Mart 2014 Perşembe

GEZİ GÜNCESİ (ŞANSLI URFA 2)
Bir önceki yazımızda Şanlıurfa’nın yemek kültüründen bahsettik. Biraz da Urfa’nın dini motiflerine değinmek istiyorum. Urfa gerçekten mistik bir şehir. Dini motifleri değil sadece bu mistik havayı veren; köklü tarihi, her köşe başındaki konakları, tarihi eserleri, yüzyıllar geçmesine rağmen eski görünümünü koruyan taş yollarla örülü sokakları, yöresel kıyafetler giymiş kadınları ve erkekleri ile Şanlıurfa’da ruhani bir hava hâkim.
Urfa’ya gider gitmez ilk ziyaret ettiğimiz yer Balıklıgöl oldu. Balıklar hala o eski balıklar mıdır bilmem ama beni hayatım boyunca en çok etkileyen yerlerden biridir Balıklıgöl. Belki de mekâna sinmiş dini olaylardır insanda bu etkiye uyandıran. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı, bu vaka üzerine bütün hayvanların ağlayıp ağıt yaktığı yer. Küçücük bir serçenin Hz. İbrahim’i kurtarmak için ateşe atılırken, hiçbir şey yapamasam bile uğrunda ölürüm kül olurum, dediği yer. Bu kadar büyüleyici ve etkileyici olması o nedenle galiba. Balıklıgöl’de ilk defa evcil balıklarla karşılaştım. Buradaki balıklar gerçekten çok ilginç. Biz balıkları hep soğuk hayvanlar olarak biliriz. Hatta biraz da akılsız. Bu yüzden zaten balık hafızalı tabiri çıkmıştır. Balıklıgöl’ün balıkları sanki insanı anlıyor ve dinliyor. O kadar alışmışlar ki elinize yemi aldığınız andan itibaren önünüzde bir balık yığını oluşuyor. Gerçekten görülesi bir manzara bu. Üste üste çıkıp birikerek attığınız yemleri almaya uğraşıyorlar. İnanmazsınız ama yem peşinde oluşan bu balık yığınına elimi sokup kedi gibi sırtlarını okşadım. Balıklıgöl balıklarının yanında geniş bir alan. Yemyeşil ağaç ve çimenlerle, rengarenk çiçeklerle güzel dekore edilmiş. Gölün üzerinde irili ufaklı köprüler var. Birkaç tane de restaurant ve kafe. Bu kafelerde Urfa’nın meşhur menengüç kahvesini içebilir huzur dolu havayı teneffüs edebilirsiniz. Balıklıgöl bilindiği gibi Nemrut’un Hz. İbrahim’i ateşe attığı yer. İnanışa göre ateş göle odunlar da balıklara dönüşmüş. Burada İbrahim Makamı denilen bir yer var. İçeri girip namaz kılıyor ve dua ediyorsunuz. Yine bir kaleye de sahip bu yer. İsterseniz bu kaleyi de ziyaret edebilirsiniz. Fakat unutmayın Urfalıların inanışına göre kaleye çıkan Şanlıurfa’da kalıyor. Benden söylemesi.
Şanlıurfa’nın bir başka dini yeri Hz. Eyüp’ün çilehanesi. Hz. Eyüp’e Allah tarafından bir dert isabet eder. Öyle ki bütün vücudunu yaralar kaplamaya başlar. Artık bu yaralar öyle dayanılmaz bir koku oluşturur ki o yerde yaşayanlar Hz. Eyüp’ü şehir dışına çıkarmak zorunda kalırlar. Burada kendisine bir mağara bulan Hz. Eyüp burada sürekli Allah’a ibadet ve dua etmektedir. Hz. Eyüp halinden hiç şikayet etmez. Karısı her gün şehirden gelip kocasına yemek getirmektedir. Bir gün Hz. Eyüp’ün yaraları ağzından içeri girmeye ve dilini kaplamaya başlar. Hz. Eyüp bu yüzden Allah’ı zikredememeye başlar. Bunun üzerine ilk defa Allah’a hastalıklarını iyileştirip tekrar eski ibadet gücünü vermesi için dua eder. Allah, Hz. Eyüp’ün duasını kabul eder ve orada şifalıbir su bitirir. Bu suya girip yıkanan Hz. Eyüp iyileşir ve gençleşir. Allah tarafından bir lütuf olarak karısına da gençlik bahşedilir ve daha uzun yıllar birlikte yaşarlar.
Hz. Eyüp’ün çilehanesi oldukça küçük bir yer. İnsan burada yılların nasıl geçtiğine hayret ediyor ve Hz. Eyüp’ün ne kadar büyük bir zat olduğunu anlıyor. Zaten çilehanenin kapısında şu ayet yer alıyor: “Eyüp’ü de hatırla. Hani o Rabbi’ne, ‘Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin’ diye niyaz etmişti. Biz de onun duasını kabul edip kendisinde dert namına ne varsa gidermiştik. Tarafımızdan bir rahmet ve kullukta bulunanlar için de bir ibret olmak üzere ona ailesini ve onlarla beraber bir mislini daha vermiştik.” Biz de çilehanenin içeri girdik ve dua ettik. O psikolojiyi anlamaya, Hz. Eyüp’ü orada hissetmeye çalıştık. Hala şifalı olduğuna inanılan sudan içerek dertlerimize şifa aradık.

Şanlıurfa’yı iki yazıya sığdırmaya çalıştım ama belki de şehrin onda birini bile anlatamadım. Eğer yolunuz bir gün Urfa’ya düşerse hiç tereddüt etmeden girin ve gezin. İnanın birden fazla kere gitmek tekrar ziyaret etmek isteyeceksiniz. Yediğim tatlıların içtiğim kahvenin tadı hâlâ damağımda; Hz. İbrahim’in makamında ve Hz. Eyüp’ün çilehanesinde duyduğum huzur hâlâ içimde. Renkli kişilikli insanları ve giydikleri ışıl ışıl yöresel kıyafetler, Harran’ın tarihi eserleri ve orada karşılaştığım birbirinden güzel çocuklar hala aklımda. Eğer yolum yine o tarafa düşerse tereddüt etmeden ben de gideceğim.   
GEZİ GÜNCESİ 1 (ŞANSLI-URFA)
Modernizmle geleneğin buluştuğu şehir: Şanlıurfa. Buram buram tarih kokan yapısı, dini ve mistik içeriği ile Peygamberler şehri olarak da bilinen Şanlıurfa’ya ilk girdiğimiz andan itibaren içimizi tatlı bir heyecan kapladı. Şanlıurfa’nın ana caddesi oldukça büyük ve geniş.  Aradığınız her şeyi burada bulabilmeniz mümkün. Dünyaca ünlü markaları, her köşe başında lokantaları ve her ihtiyaca yönelik dükkanlarıyla bu caddeler bize İstanbul, Ankara gibi metropolleri hatırlatsa da sıcakkanlılığı, samimiyeti ve güler yüzü ile burada yaşayanlar tamamen Anadolu insanı.
Şanlıurfa’da alıştığımızdan farklı işleyişe sahip lokantalarla karşılaşıyoruz. Genelde et yemekleri sunan bu lokantaların büyük bir kısmı tek menü hizmeti veriyor. Mesela sadece ciğer kebap, ciğer şiş gibi yemekleri sunan ciğercilerin yanında sadece çöp şiş pişiren ya da sadece kavurma yapan lokantalar var. Yemek kültürleri oldukça gelişmiş olan Urfalıların bu yöntemle bir alanda uzmanlaşarak yemekte kaliteyi devam ettirmeyi amaçladıklarını düşünüyorum. Yine lokantalarda gözüme çarpan olaylardan bir tanesi de tatlı menüsünün olmayışı. Yemekten sonra tatlı yemek istiyorsanız meşhur tatlıcılarından birine gidebilir ve harika lezzetlerin tadına bakabilirsiniz. Malzemesi, kalitesi ve muhteşem tadı ile özenle hazırlanan bu tatlılar oldukça güzel. Hele “Şıllık” adı verilen bir hamur tatlı var ki eminim tadına doyamayacaksınız. Urfa’da şıllık tatlısı kahvaltıda yenmek üzere pişiriliyor ve sıcak sıcak servis ediliyor. Urfa’da yemekler oldukça baharatlı ve acı. Eğer benim gibi acıya dayanıklı bir insan değilseniz Urfa’da herhangi bir lokantaya gittiğinizde acısız istediğinizi özellikle belirtin. Çünkü yemeklerin acısız hali bile birazcık acı. Acıyı ne kadar sevdiklerini buradan bile anlayabilirsiniz.
Yemek konusunda burada gördüğüm ve en çok hoşuma giden uygulama ise fırın geleneği.  Peki, nedir bu fırın geleneği? Elinize bir tepsi alıyor ne yemek istiyorsanız mesela kıyma, kırmızı et, tavuk ya da hepsini karıştırabilirsiniz de bu tepsiye diziyorsunuz. Fırıncı götürdüğünüz tepsidekileri sizin için bir güzel pişirip közlediği biber ve domatesleri de ekleyerek akşam tam yemek saatinde evinize kadar getiriyor. Üstelik tamamen ücretsiz. Yapmanız gereken tek şey ekmeğinizi o fırından almak. Akşam yemek saati geldiğinde birden fazla çocuğun ellerinde tepsilerle fırından çıkıp evlere dağıldığını gülümseyerek izledim. Bu ev hanımları için çok büyük bir kolaylık olsa gerek. Urfa’da kırmız et çok seviliyor ve çok sık tüketiliyor. Eğer yolunuz bir gün Urfa’ya düşerse farklı tadı ve muhteşem lezzetiyle ete doyabilirsiniz.

Bir sonraki yazıda Urfa’nın dini yapısına ve önemine değinip Balıklıgöl’de soluklanıp İbrahim Makamı’nda dua edeceğiz.    

8 Mart 2014 Cumartesi

WEB SİTELERİNE VE BLOGLARA MAKALE YAZILIR


Bebek yemeklerine biraz ara verip bloğu biraz da iş başvuruları için kullanmak istiyorum :) İnternetten para kazanma düşüncesi sanal alemi aktif olarak kullanan birçok kişinin aklına eminim gelmiştir. İnternette onlarca para kazanma yöntemi var. Bunlardan birisi de makale yazarak para kazanma... Siz de kaleminize ve yorum kabiliyetinize güveniyorsanız ciddi ve disiplinli bir çalışma ile para kazanabilirsiniz. Ama bu göründüğü kadar kolay bir olay değil. Eğer disiplinli çalışma gücü ve yazı yazma kabiliyetiniz yoksa bu işe hiç kalkışmayın çünkü çok zor :)
Ben kalemime güveniyorum. Web sitelerinize ve bloglarınıza yazı yazmaya üşeniyor ve kendinize yazar arıyorsanız ben buradayım :) Teklifleri değerlendireceğim....
Bu konu hakkında bilgi almak isteyenler yorum yazıp sorularını sorabilir. Teklifte bulunanlar ise yine bana pm atabilirler. 

BEBEĞİM HASTA :(

Bebeğim birkaç gündür çok ateşli ateşi 38.8 e kadar çıkıyor. İlk gün sabaha kadar hiç uyumadı tabii ben de onun başındaydım. Sabah sirkeli suyla vücudunu ovarak ateşini biraz düşürümeyi baaşardım. O gün hemen doktora gittik. Doktor diş çıkardığı için ateşlendiğini söyledi. Yine şurup verdi. Osman'ı babasıyla eve bırakıp koştur koştur işe gittim. Ertesi gün yine sabaha kadar uyumadık. Ben 3 günlük uykusuzluk ile bir yandan bebeğimin ateşini düşürmeye bir yandan da koştur koştur işe yetişmeye çalışıyordum. Tabii buna bünye dayanmadı ve sütüm kesildi :( Şu an o kadar üzgünüm ki... 2 gündür sütüm gelmiyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Hemen sebzelere bulgur pilavına sarıldım ama nafile... Çok mutsuzum :( Umarım oğlum iyileşir ve sütüm tekrar gelir. Emzirmemek ne kötü bir şeymiş....

7 Mart 2014 Cuma

BEBEK YEMEKLERİ 2

KURU MEYVELİ VE BALKABAKLI MUHALLEBİ


Kuru meyvenin ve balkabağının bebekler için oldukça besleyici olduğunu okumuştum. Annem bahçesinde yetiştirdiği balkabaklarından bana vermişti. Sağolsun dilimleyip verdi. Ben de bunları buzdolabına atmıştım. Bu yemeği her yapışımda buzluktan bir iki dilim balkabağı çıkarıyorum. Kuru inciri, balkabaklarını, kuru kayısıyı -siz istediğiniz meyvelerden kullanabilirsiniz- tencereye koyup üzerlerini hafif geçecek şekilde su koyarak haşlıyorum. Daha sonra kendi sularında blenderdan geçirip içerisine öğütülmüş ceviz katıyorum. Enerji deposu olduğu kesin :) Osman efendi bunu da pek severek yiyiyor. Umarım sizin bebekleriniz de sever :)


BEBEK YEMEKLERİ 1

Pirinç unlu, irmikli ve meyveli muhallebi



Ben Osman için küçük bir tava aldım. Sos tavalarından kulplu ve içi seramik. Böylelikle yemekleri hem rahat hem de kolay yapabiliyorum. Bir de Korkmaz'ın küçük tencerelerinden aldım. Tavayı 7 liraya tencereyi ise 25 liraya aldım. Böylece Osman'ın yiyeceği kadar muhallebi ve çorba yapabiliyorum.


Benim tavam mavi. Muhallebi çok güzel pişiyor sos tavası olarak geçiyor.Tencerem alttaki gibi. Benim çok hoşuma gitti. Küçük ve şirin :) Bunda da yemek yapıyorum. Blender kullanmam gerekir belki diye ben çelik tencere aldım.

Muhallebimize gelirsek. Sos tavamıza yarısını biraz geçecek şekilde su koyuyoruz. Daha sonra içine 1 yemek kaşığı pirinç unu ve 1 tatlı kaşığı irmik ekliyoruz. Ben artık göz kararı yapıyorum. Kaynayınca zaten muhallebi kıvamına geliyor. Daha sonra içine bir damla kadar zeytinyağı ekliyorum, kabızlığı önlesin diye. İçine elma, armut sulu olan herhangi bir meyveyi bebek rendesinde rendeleyip koyuyorum. Bir iki kaşık da bebek sütünden koyuyorum. Şimdi artık inek sütü koymaya başladım. Osman bu mamayı çok seviyor. Bazen bunu sulu yapıyorum ve meyve püresi yerine suyunu koyarak biberonlar veriyorum. Mamalardan daha doğal oluyor ve Osman severek içip yatıyor. Umarım siz de memnun kalırsınız :)


 Gurme Osman :) (Bir Bebeğin Yemekle İmtihanı)

Oğlum Osman 7.5 aylık ve yakında 8 aylık olacak. Artık kocaman adam oldu :) Ek gıdaya geçme konusunda yaşadığım tereddütleri sanırım tüm anneler yaşamış ve aynı sorulara çözüm aramaya çalışmışlardır. İlk beslenme deneyimleri doktorlardan ve internetten öğrendiklerimi uygulayarak geçti. Hatırladığım kadarıyla ilk verdiğim ek gıda yoğurttu. Keçi sütünden yapmaya çalıştığım yoğurdu Osman yüzünü ekşiterek tatmış ve sonra bir daha ağzına bile almamıştı. Daha sonra ev yağımı inek sütünden yoğurtlara geçtim. Azar azar yumurtanın sarısı, pirinç unlu muhallebi pekmez, çorba, bisküvi, elma derken Osman efendi gurme olup çıktı :) Elimden geldiğince hazır gıda vermemeye çalıştım. Kahvaltı ve gece mamalarından hiç vermedim. Onun yerine kendim yapmaya çalıştım. Tabii bunun için saatlerce internette araştırma yaparak bilgi sahibi olduğumu da eklemek isterim.

Ne yazık ki sütüm Osman ilk doğduğu sırada fazla değildi ve biz mama takviyesi yapmaya başladık. Devam sütü içiyordu. Sonra devam sütleri ile ilgili internette zararlı olduklarına dair haberler çıkmaya başlayınca ben de mamayı kesmeye ve oğluma suyla karıştırılmış inek sütü vermeye karar verdim. Bu kararımda çevremdeki insanların sürekli niye mama veriyorsun diye bana psikolojik baskı yapmalarının da payı büyüktür ve sanırım bu başka bir yazıya konu olabilir. Neyse inek sütü bebeğimde kabızlık yaptı ve ben de mamaya tekrar dönüş yaptım. Bundan sonraki yazılarımda sizlere naçizane kendi bebek yemeği tariflerimi sunacağım umarım beğenirsiniz :)







HÂLÂ İYİ İNSANLAR VAR MI?

"Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."

Birbirimize ne zaman bu kadar yabancılaştık, ne zaman koptuk bu kadar birbirimizden. Kapıları açmaya, birlikte konuşmaya korkar olduk. Hareketlerde, söylenenlerde imalar arar; aldatılmaktan ve kandırılmaktan korktuğumuz için aldatır veya kandırır olduk. Hâlbuki bir vücut öyle bir vücut ki bu vücudu oluşturan bir uzuv bile rahatsız olsa diğer organlar da hastalanıyor ve rahatsız oluyor. Acaba bu yüzden midir toplum olarak huzursuzluğumuz ve mutsuzluğumuz.
Mümin; kelime anlamı kendisinden emin olunan yani güvenilir olan, ondan zarar veya ziyanın beklenemeyeceği kimse demek. Zaten hadis-i şerifte de Müslüman, elinden ve dilinden kimsenin zarar görmediği kişi olarak tanıtılmıştır. Televizyonda onlarca haber var. Bunların çoğu cinayetler, tecavüzler, dolandırıcılıklar, hırsızlıklar hakkında. “Bu devirde kimseye güvenilmez.” cümlesini sık sık duymakla birlikte ne acıdır ki bazen kendim de farkında olmadan dile getiriyorum. Asıl suçlu devir mi yoksa bizler miyiz? Herkes cin olmanın peşinde. Birazcık iyilik yapsan, kötülüklere sabretsen misliyle karşılık vermeyip affetsen bu seferde “sen de çok safsın.” deniliyor. Sanki saf olmamak, sürekli planlı programlı yaşamak, devamlı tetikte olmak, affetmemek, karşılık vermek bir marifetmiş gibi. Belki herkes saflaşsa toplumda saflaşacak ve eski birlik beraberlik günleri geri gelecek.
İnsanları hoşgörüye, yardımlaşmaya, merhamete davet eden bir dinimiz merhametlerin, merhametlisi olan ve tüm yaptığı kötülüklere rağmen kulunu yine de affeden bu anlamda bize en güzel örnek olan bir Rabbimiz var. Ne kadar günah işlersek işleyelim yine O’na dönüyor ve O’ndan yardım istiyoruz. O da bize en güzel şekilde icabet ediyor ve bize merhamet kapılarını açıyor. Belki biz de çevremize merhamet etsek, yapılan kötülüğe sabretsek, insandan vazgeçmesek, iyilik beklemekten ziyade bizzat kendimiz iyilik etsek, ilk adımı biz atsak, karşılıksız sevsek, toplum olarak dayanışma içinde olsak, kuyular kazmak yerine ayıpları örtsek, bir kardeşimizin başına gelen dertle dertlensek mutluluğu ile mutlu olsak daha yaşanılır bir ülkede mutlu ve refah içinde hayatımızı geçiririz.
"Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse; Allah da onun ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman kardeşinin sıkıntısını giderirse, Allah da onun kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Kim bir Müslüman kardeşinin ayıbını örterse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter.”

Unutmamız gereken bir şey var: Çözüm bizde başlar. Eğer karşındakini değişmesini bekliyorsan büyük bir yanılgı içerisindesin çünkü o da senin değişmeni bekliyor. İnsan her şeyden önce kendisi için iyi olmak zorundadır. Sürekli planlar kuran beyin, merhameti unutmuş bir kalp ve iyiliklerle yücelmemiş bir ruh devamlı bir ızdırap halinde ve acı içindedir. Allah hepimize iyiliğin, sevmenin, acımanın ve merhametin lezzetini tatmış bir beden, kalp ve ruh ihsan etsin…


HER KİTAP YENİ BİR MACERA
Rusya’nın dar ve karanlık sokaklarında yürüyorum. Soğuk öylesine can acıtıcı ki ara sıra eldivenlerimi çıkararak ellerimle sıcak nefesimi buluşturmaktan geri kalamıyorum. Daha sonra Fransa’ya gidiyorum. Fransız aristokratlarının da katılacağı bir baloya davetliyim. Bugünlerde o kadar yoğunum ki anlatamam. Ülke ülke dolaşıp daha önce görmediğim yerleri görüyor, hiç bilmediğim insanlarla tanışıyor ve yepyeni kültürlere şahitlik ediyorum.  Zaman kavramım da kalmadı. Canım hangi zamana gitmek hangi ülkeyi görmek isterse anında orada oluveriyorum. Peki bunları nasıl mı yapıyorum? Ben bir sihirbaz değilim sadece çok okuyorum. Okudukça yeni şeyler öğreniyor, bilinmedik diyarlara ve zamanlara gidiyor, her seferinde yeni yeni insanlar tanıyorum.
Hayatımda bana ait olan ilk kitabın ismi Peter Pan’dı. İlkokuldaydım. Babamın elinden tutup kitapçıya gidişimizi ve o kitabı seçip eve götürüşümü hiç unutmuyorum. Hayatımın en mutlu günlerinden biriydi sanırım. Okulumuzun küçük bir kütüphanesi vardı. Zamanımın çoğunu orada geçirirdim. Hatta hatırlıyorum çoğu kere sabahçı olmama rağmen kitap okumaya dalarak akşama kadar kütüphanede vakit geçirmiş eve döndüğümde annemden azar işitmiştim. Kütüphanede bu kadar vakit geçirmiş olmama rağmen ilk kitabım benim için çok önemliydi. Sanırım üst üste üç kere okumuştum. Hatta ilk okuduğumda bitmesine yakın çok üzüldüğümü ve okuyuşumu yavaşlattığımı hatırlıyorum. Çünkü bana aitti, benimdi. Bu kadar çok sevmeme rağmen başkaları okusun diye sene sonunda benim biricik ilk kitabımı büyük bir adam olgunluğuyla kütüphaneye bağışladığımı ve ilk sayfasına “Kütüphanemize hediyemdir.” yazıp imzaladığımı da gülümseyerek anımsıyorum. İşte benim kitaplarla olan muhabbetim böyle başladı ve devam etti.
Sizlere kitap okumanın faydaları üzere kısa bir nutuk çekmeyeceğim ya da yararlarını sırasıyla açıklamayacağım. Sadece şunu söyleyebilirim: Kitap okuma alışkanlığına sahip olmak bir ayrıcalıktır. Kitapları okurken yararlarını düşünmek yerine alacağımız zevki ve mutluluğu düşünmek gerekiyor. Bu nedenle üniversiteye hazırlanan öğrencilerimin sınavda birkaç soru daha fazla çözmek gayretiyle kitap okumaya başlamaları ve böylelikle asıl amaçtan uzaklaşmaları beni çok üzüyor. Çünkü böyle bir düşünceyle kitap okumaya başlamanın çok zevkli bir eylemi işkenceye dönüştürmekle eş değer olduğunu düşünüyorum. Siz kitabı zevk için okuyun.

Hayatınız maddi ve manevi anlamda zorlaşmadan, üzerinize birtakım sorumluluklar binmeden, boş vakitleriniz henüz çokken ve henüz çok fazla yorulmamışken haydi siz de bir kitap alın ve gizemli diyarlara yelken açın. Kütüphanelere girin araştırın, okuyun ve araştırmanın okumanın aslında nasıl bir zevk olduğunun bilincine varın. Hatta hemen bir kitapçıya gidin ve sizin biricik kitabınızı seçin. Ben de elimde yeni kitabım ve bir fincan kahvem ile birlikte yepyeni bir maceraya doğru ilerleyeceğim. Haydi hepimize iyi yolculuklar…. 


    ŞEHZADE MUSTAFA’NIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Geçen hafta Muhteşem Yüzyıl dizisinde beklenen oldu ve Şehzade Mustafa idam edildi. Çoğumuz yaklaşık
400 yıl önce yaşanan bir olaya gözyaşı döktük ve belki de sebep olanlara ahlar ettik. Hatta internette küfredenlere bile rastladım ki bu da ayrı bir hayret verici olay bence. Bazı insanlar hangi konu olursa olsun yorum yapmayı küfretmek olarak algılıyor sanırım. Son zamanlarda arama motorlarına en çok yazılanlardan birisi de Kanuni dönemiymiş. Dizi olmasa araştırmak aklımızdan bile geçmeyecek belki. Halbuki şimdi bu konu ile ilgili küçük bir seminer verebilecek bilgi birikimine sahibiz. Herkesin az çok bir fikri var. Oysa biz yakın tarihimize bile yabancı bir milletiz. Keşke Kurtuluş Savaşı ile ilgili bir dizi yapılsa da bu konu hakkında da bilgi sahibi olsak.
Sadece tarihi değil edebi eserleri de dizilerden öğrenir olduk. Mesela Yaprak Dökümü dizisi yayınlanırken kitapçılarda Yaprak Dökümü romanının stokları tükenmişti. Bir ara öğrencilerimin benden en çok talep ettikleri romandı bu. Şimdi aynı şey Çalıkuşu romanı için geçerli. Dizisi çıktığından beri izleyenler aynı adlı romana merak saldılar. Dizisi veya filmi olmayan kitaplara ilgi göstermiyoruz.


İzlediklerini araştırıp okuyanların yanında bir de her şeyi olduğu gibi kabul eden bir grup da var. Dünyanın bilgisi bir tık ötemizde olmasına rağmen araştırmaya üşenip izlediğini kabul etmeyi yeğleyen bir grup bu. Hâlbuki sanatın gerçekleri olduğu gibi yansıtmak gibi bir misyonu yoktur. Sanatçı –bu yazar da olabilir bir senarist de- gerçekleri hayal dünyasında yeniden şekillendirir. O yüzden bir roman veya bir dizi gerçekleri söylemede kaynak olarak kullanılamazlar. Gerçeğe ancak okuyarak ve araştırarak ulaşabilir.

Eğer gerçekleri kendimiz öğrense ve bilgi sahibi olsa idik diziye dizi filme de film olarak yaklaşırdık. Yurt dışında bu böyledir. Her şey hakkında film yapılır ama bizdeki gibi infial gerçekleşmez. Bazıları da dizi yapımcılarına yükleniyor; padişahları kötü gösterdiklerini, tarihi gerçeklikleri saptırdıklarını söylüyorlar. Halbuki sanat sadece bir kurgudan ibarettir. Burada asıl kızılması gerekenler bir şeyi öğrenmek için illaki magazinleşmesini bekleyen bizleriz. Tarihini tüm gerçekleriyle bilen en azından araştıran ve sorgulayıcı bir bakış açısıyla yaklaşan herkes izlediklerinin hangisinin doğru hangisinin yanlış olduğuna da kendisi karar verebilir. 

22 Eylül 2013 Pazar

Merhaba



Günlerin pervasızca birbirini kovaladığı, iş ev arasında mekik dokuyup hiçbir şeye fırsat bulamadığım veyahut bulduğum fırsatları iyi değerlendirmeyip bir hengamenin içinde yol aldığım hızlı, yorucu hayatıma bir es verdiğim şu günlerde; yararlı ne yapabilirimi -tabii bebişimi büyütmenin verdiği o enfes huzur ve doyum dışında- düşünürken böylesine uzun ama gerçekten içten bir cümleyle blog hayatına hızlı bir giriş yapıyorum. Çığlığın içindeki sessizlik.... Net aleminin gürültüsü patırtısı içinde sessizce bir yer edinebilmek ve hayata, dünyaya dair düşüncelerimi dilimin döndüğünce sizlere iletebilmek hedefim.Neler olabileceğini ben de bilmiyorum... Umarım olacaklar güzeldir....